Kütüphanemiz

Sitemizde bulunan yayınları online ücretsiz okuyabilirsiniz.

İptal
Filtreler
Göre Sırala

DUYURU DETAY

Burası ma‘rifetullaha gidiş yolu!

Burası ma‘rifetullaha gidiş yolu!

Kâinâta bakıp âsâr üzerinde tefekkür ile Müessir-i Hakíkí olan Elláhu Teâlâ’nın varlığını ve birliğini aklen anlamanın, îmânın ilme’l-yakín mertebesi olduğu; âsâr üzerinde tecellî eden esmâ ve sıfât-ı İlâhiyyeyi kalben keşfetmenin, o esmâ ve sıfât ile Elláhu Teálâ’yı tanımanın, îmânın ayne’l-yakín mertebesi olduğu belirtilen Yirmi İkinci Söz'ün Şerhi'nde; esmâ ve sıfâtın arkasında tecelliyyât-ı Zâtiyeyi tam hissedip anlamanın da îmânın hakka’l-yakín mertebesi olduğu vurgulanıyor.

Kitapta mülk ve melekût âlemlerinin nerede olduğu konusunda da şöyle bilgi veriliyor:

“Her şeyin dizgini, Cenâb-ı Hakk’ın elindedir. ‘Melekût’ kelimesi, ‘mülk’ kelimesinin mübâlâğalısıdır. Lügat ma‘nâsı; mülk-ü tâm demektir. Istılâhî ma‘nâsına gelince; mülk ve melekût arasında şöyle ince bir fark vardır:

Mülk ciheti; eşyânın, yaratıldıktan sonra, ya‘nî kudret-i İlâhiyye’nin taallûk etmesiyle, o şeyin vücûda gelmesinden sonraki cihetini ifâde eder. Ya‘nî, eşyânın bize görünen ciheti mülk cihetidir. İşte, ‘Şu, ağaçtır; bu, hayvândır; bu, küçüktür; bu, büyüktür; bu, güzeldir; bu, çirkindir; bu, uzaktır; bu, yakındır.’ gibi söylediğimiz şeyler, eşyânın vücûd-u háricî giydikten sonraki mülk cihetinde görülen şeylerdir.

Amma kudret-i İlâhiyye, o şeye taallûk ettiğinde, henüz o şey, vücûd-u háricî giymiş değildi. Ya‘nî, ‘Elláhu Teálâ, bu ağacı yarattı.’ dediğimizde; evvelde o ağaç, vardı da kudret-i İlâhiyye, o ağacın üzerine taallûk etmiş değildi. Ortada ağaç yok idi. Peki, kudret-i İlâhiyye, neye taallûk etti de mülk cihetinde gördüğümüz şu ağacı var etti? İşte kudretin taallûk ettiği bu cihete, ‘melekût’ diyoruz. Bu melekûtiyyet, eşyânın mâhiyyeti diye ta‘bîr edebileceğimiz, ‘acz, fakr, naks ve kusûr’ gibi ademiyattan ibâret ve ilm-i İlâhî’nin dâiresi içinde emr-i i‘tibârî bir keyfiyyettir. İşte kudret, bu melekûtiyyet-i eşyâya taallûk eder ve netîcede bizim gördüğümüz mülk ciheti, vücûda gelir.

Basit ta‘bîrle; mülk ciheti, bize görünen záhirî cihettir. Melekût ciheti ise, kudret-i İlâhiyye’ye bakan bâtınî cihettir; eşyânın iç yüzüdür. Meselâ; bir ressâm, bembeyaz, keyfiyyetsiz bir kâğıt üzerinde bir ağaç resmi yapıyor. Ressâm, o ağacı yaptıktan sonra biz, bir ağaç görürüz. Ondan sonra ‘Bu ağaç, şu renkte, şu boyda, şu keyfiyyettedir.’ deriz. O ağaçla münâsebetimiz, ressâmın çizmesinden sonradır ve artık o ağacın vasıfları, özellikleri ve bir tabîatı vardır. Hâlbuki ressâm için öyle bir şey yoktur. Onun için sâdece bembeyaz bir kâğıt vardır; ağaç yoktur. Sâdece ilminde, bir ağaç vardır. O ilmindeki ağaç ne ise ve nasıl irâde etmiş ise, öyle yapar. Onun irâdesine karşı direnecek bir hüviyet ve mâhiyyet ve tabîat yoktur. Bi’l-akis ağacın bütün hüviyyet, mâhiyyet ve tabîatı, onun irâdesinin bir tezáhürüdür.

İşte mâdem bu mevcûdât, sonradan vücûda geliyor. O hâlde onu yaratan kudret-i İlâhiyye, eşyânın melekûtiyyetine taallûk eder. Bu cihet, o bembeyaz kâğıt veyâ âyînenin şeffâf yüzü gibidir. Hálık-ı álem, nasıl irâde ederse, ilmindeki eşyâyı öyle vücûda getirir. Tabîatlar, súretler, keyfiyyetler, yaratıldıktan sonra mülk cihetinde hâsıl olur.  Bu mülk cihetinde; eşyâ, küçük-büyük, az-çok, güzel-çirkin diye tavsíf edilebilir. İşte esbâb ve tabîat, bu cihette görünür. Meselâ; ateşin tabîatı, harârettir, yakmaktır. Hâlbuki bu tabîat, mülk cihetindedir. Melekûtiyyet cihetinde, bu tabîat yoktur. Ancak Hálık-ı Zülcelâl, ateşe bu tabîatı vermek irâde ettiği için, ateşte bu hásiyet görülür. Ya‘nî, tabîatlar, emîr ve irâde-i İlâhiyye’nin tezáhürüdür. Eğer O Mürîd-i Mutlak, irâde etse idi, suya da aynı özelliği verirdi. O hâlde bu tabîatların, tekrâr dönüp irâde-i İlâhiyye’ye mukávemet ve mümânaat etmesi, tasavvur edilemez.

Elhâsıl: Mülk cihetinde, esbâb ve müsebbebât arasında bir yakınlık, bir mübâşeret ve mukárenet görünür. Hâlbuki melekût cihetinde, esbâbın hiçbir te’sîri yoktur. Eşyânın melekûtunda, sâdece kudret-i İlâhiyye hâkimdir. O cihet, şeffâftır, keyfiyyetsizdir. Kezâ, o cihette, her şey güzeldir. Orada, az-çok, uzak-yakın, büyük-küçük gibi keyfiyyetler yoktur. Demek esbâbın, ancak aklın nazar-ı záhirîsinde bir mukáreneti vardır. Bu, sâdece vehmîdir. Te’sîr-i hakíkísi yoktur. Her şeyin melekûtu, Elláh’ın elindedir. Elláh (cc), mülk-ü tâm ile her şeyin mâlik ve mutasarrıf-ı hakíkísidir. O’nun her şeyi, güzel ve mükemmeldir. Hiçbir işinde ve şe’ninde, kusûr yoktur. Şerîki, yoktur. Onun için mezkûr âyet-i kerîme, tesbîh ile bu hakíkati ifâde etmektedir.”

(Yirmi İkinci Söz'ün Şerhi, s. 231-234)

Kütüphanemiz

Sitemizde bulunan yayınları online ücretsiz okuyabilirsiniz.

KİTAP DUYURULARI

Beklenen kitap Besmele çıktı!

Beklenen kitap Besmele çıktı!

Birinci Söz'ün şerh ve izahı Besmele nasıl bir hazinedir?Bütün Kur'an'ı nasıl içinde tutar?

Camiye, kurs binasına zekât mı?

Camiye, kurs binasına zekât mı?

Bediüzzaman Said Nursî hazretlerinin, yüz yılı aşkın bir zaman önce “Münâzarât” isimli eserinde, öne ...

Kur’ân’la aramıza perde girmiş!

Kur’ân’la aramıza perde girmiş!

“İşârâtü’l-İ‘câz” adlı eserinde Bakara Sûresi’nin 27. âyetini tefsîr eden Bediüzzaman Saîd Nursî Haz ...

;